15 Şubat 2014 Cumartesi

SORUMLULUK ve ÖZGÜRLÜK


KAVRAMLAR ÜZERİNE


Düalist algılama yönümüzün temel yasası olan “Her şey zıddı ile kaimdir.” önermesine göre; özgürlüğün zıt anlamı esaret değil korkudur. Esaretin zıt anlamı ise hürriyettir. Korkak ve özgür bir insana rastlanmamıştır henüz. 

Demek ki, ne kadar korkmuyorsan o kadar özgürsün! 

Bu özgürlük bireysel veya sosyal alanda da olabilir. Özgürlük bir bakıma korkulara savaş açabilmektir. Varlık alanındaki yalnız insan, özgürlüğünün getirdiği sonuçlara da çaresizce mahkumdur. Üstelik zihin ve idrak alanlarında özgürce esen fırtınalardan korunacağı barınağı, yine kendisi olacaktır... 

Toplumsal bir varlık olarak, insan kesinlikle tam olarak özgür değildir. Kendini sınırlayan kanunları kendisi belirler ve bunlara başta kendisi uyar. O halde özgürlük için tam ve sınırsız bir hareket ve düşünce eylemi diyebilmek çok zor.


SEMAVİ

Adem bilgi meyvesini, yasak olmasına rağmen, özgür iradesi ile yemiştir... 

Bu konuya sorumluluk kavramıyla beraber baktığımızda ise, kendimizi müthiş bir tartışma alanının ortasında buluruz. Ademin bilgiye ulaşma arzusu bir sorumluluk olarak özgürlüğün bir sonucumuydu? Yoksa tam bir sorumsuzluk örneğimiydi..? 

Her ne olursa olsun, böylece, Adem’den sonra gelecek insan nesli, yaşam denenen serüvenine mahkumiyetler arasında doğacak, dünya şartlarına mahkum ve varoluşunun yalnız ve çaresiz özgürlüğüne mahkum bir serüvene başlayacaktı.... 

Sonsuz ve sınırsız bir bilinmezlik karşısındaki çaresizliğine, bilgisizliğine ve toyluğuna rağmen, bu bilinmezlik yolunda bilgelik yolucusu olmaya mahkum olarak.!


ARA SORGULAMA

Belki burada insanın sorumluluğu, kendini, kendi esaretinden kurtarıp özgürleştirmek, Tanrı gibi özgür kılmak, mutlak gerçeğe bir adım daha yaklaşmak.. 

İnsanlık kavramı acaba, insanın kendisi için bir hapis yerimi? 

Yani;
İnsanın kendisi, kendisi için mi bir engel özgürlük yolunda?




CERVANTES VE DON KİŞOT

Zaman zaman kendimizi Cervantes’in ünlü kahramanları Don Kişot ve sadık yardımcısı Şanso Panço gibi hissetsek bile, Kaos karşısında Düzen isteyen bir taraf olarak, özgürlüğün gerçekten var olduğunu varsaymak, düşünmek ve mücadeleye 24 saat devam etmek zorundayız.. 

Bilinmezlik karşısında çaresizliğini fark eden, buna rağmen sınırlı gücü ve bilgisiyle özgürlük adına mücadele veren, bütün kötü devlere savaş açan, yürekli şövalye Don Kişot gibi hissetsek bile....



JAN PAULE SARTRE VE AKIL ÇAĞI

“Bütün özgürlüğü üstüne çullanmıştı yine. (Yok, yok yazı tura işi olmaz bu. Her ne olursa olsun benim isteğimle olmalı her şey.) Şaşkın ve umutsuz sürüklenip götürülse bile, eski bir kömür çuvalı gibi sürüklenip götürülse bile batıp yok oluş tarzını kendisi seçmeliydi: Özgürdü, her şeyde özgürdü, hayvan ya da makine olmakta özgürdü, “olur” ya da “olmaz” demekte özgürdü, mırın-kırın etmekte özgürdü. Evlenmek, ayrılmak. 

Yıllar yılı bu prangayı ayağında sürüklemek. anının istediğini yapabilirdi. Kimsenin ona akıl öğretmeye hakkı yoktu. İyilikle Kötülük ancak kendisi yaratırsa varolacaktı onun için. Nesneler çevresinde halka olup toplanmışlardı, tek işaret yapmaksızın, hiçbir şey belli etmeksizin bekliyorlardı. 

Yalnızdı, korkunç bir sessizliğin ortasında, özgür ve yalnız, yardımsız mazeretsiz, bir daha dönmemecesine karar vermeye mahkum, her zaman için özgür kalmaya mahkum...”



YAKLAŞIMLAR

Şüphesiz ki sorumluluk duygusu daha çok düşünmeyi gereksindirir. 

Bu da içinde yaşanılan toplumun yeniden, yeni boyutlardaki üretimini.. Kuşkusuz hep bilindiği gibi, bu süreç içinde insan, toplum ile birlikte kendini de yeniden üretebilmektedir. 

Mevcut düzeni sürdürmek, evrimin karşısına çıkmak isteyenlerin en korktukları duygu, en korktukları ahlak ilkesi, sorumluluktur. Bir insanın, evrenin her noktasından, her olayından, her kişisinin sorumlu olabileceği düşüncesini bir türlü anlayamazlar, anlamak istemezler.

“ Her koyun kendi bacağından asılır, gemisini kurtaran kaptandır, bal tutan parmağını yalar, “ türü gerçek ahlaksızlık ilkeleri, bu korku ve anlayışsızlığın ürünleri olarak, kitlelere yansıtılmak istenir.




MANİPÜLASYONLAR & SPEKÜLASYONLAR

Sorumluluk duygusunun, fazla düşünmenin, her şeye burnunun sokmanın sakıncaları, gözdağları verilerek ortaya konur. 

Bireyselliğin erdemleri çeşitli yollardan halklara anlatılmaya çalışılır. Örneğin bu düşünce, günümüzde A.B.D’de ve diğer sınıflı toplumlarda, “Taylorizm Doktrini” ile doruğa çıkmıştır. Düşüncenin, üretimi azalttığına inana çevreler, üretimi artırmak için Taylor’un korkunç önerilerini benimsemişler ve yıllardan beri her yerde ve özellikle iş yerlerinde, fabrikalarda kitlelere uygulamaya başlamışlardır. 

Taylor, çalışanlara, halklara; 
“Düşünce elle yapılan işin gücünü azaltır. Bundan dolayı size düşünmeyi yasak ediyorum.” 
der. 

Bu düzende “düşünmeleri için başkalarına para verilmektedir” yani onlar sizin yerinize düşünmektedirler... Bu dehşet verici öneriler bütün çalışanlara, kitlelere yansıtılmakta, halklar sürekli bir biçimde düşünceden yalıtılmaya çalışılmaktadırlar. 

Sınıflı toplumlarda, bu görüş bugünkü bazı hükumet gündemlerinin temel maddesini oluşturmaktadır. Bu düzenin temel sorunu, düşünceden yoksun, özgür sorumlulukları bastırılmış, dışarıdan önerilmiş basit refleksif hareketleri kendi orijinal davranışları sanarak, sorumsuz-kuşkusuz bir yaşantıyı gerçek insan yaşamının yerine koyabilecek yeni bir insancık türü oluşturabilmektedir. 

Beyninden ve sorumluluk duygusundan arınmış, makinenin sorumsuz bir parçacığı haline gelmiş bir insancık türü.. Bilindiği gibi, üretim ve tüketimde sorumluluğu içermeyen davranışlar yabancılaşmayı koşullar. Bunun sonucu olarak da bu tür düzenlerde, insanların ürettikleri ürünler, insanın karşısına bağımsız kuvvetler gibi çıkmaktadırlar. Ürünlerimiz, varlığımızı, kişiliğimizi yansıtan ayna olmaktan çıkmıştır.


SOSYAL PSİKOLOJİ

Yabancılaşmış öz kişilik, tekamülün bir parçası olan bir sorumluluk olarak özgürlüğün, insan beyninin karşısına dikilmektedir. Stratejik bir uygulama olan internetin geliştirilmesi ve globalizim’in bir parçası olarak her kişiye ulaşma projesi, başarılmıştır. Art niyetli genetik projelerin geldiği nokta, geri dönülemez bir felaket noktasının başındadır. 

Daha iyi yaşamak, kendini ve diğer insanları daha sağlıklı düzenlere kavuşturmak için çalışan insan kendi elleri ile kendisine karşı ve kendisini yok etmeyi amaçlayan bir canavar ürettiğini, bakan değil, gören gözlerle idrak etmelidir. Artık bütün yaşantısı, bütün davranışları bu yapay canavar tarafından kendisine dikte ettirilmektedir. 

İnsan nesli, giderek bugüne kadar biriktirdiği erdemlerini yitirmektedir. Çalışma ve düşünce alanı daralmakta, yozlaşmaktadır. Hayvanat bahçelerindeki kafeslerde yaşayan maymunlar gibi özünden yoksun ve sadece yapısal bakımdan bir insan örneğine dönüştürülmek istenilmektedir. 

Karınca topluluklarında bile varlığı kesinlikle saptanan yoğun grup ilişkiler, evrimin bu döneminden sonra insanlarda parçalanmak istenilmektedir. Bugünkü tüketim toplumlarının amacı yabancılaşmış, ufalanmış, parçalanmış insanların oluşturduğu kolay yönetilebilen toplumlar oluşturmaktadır. Bu parçalanma, çoğu kez “yükselme” ve “uzmanlaşma” diye sunulmaktadır. 

Bu durumu genel olarak çalışmadan ayırt etmek gerektiği eskilerden beri belirtilmektedir. Bu tür uzmanlaşmalarda, kişilerin doğa-insan ilişkileri zincirinin büyük bir bölümünden, hür ve orijinal düşüncelerinden, yeni kavramlar yaratabilme yeteneklerinden yalıtılmaları amaçlanmaktadır. 

Dar çerçeveli ve yüzeysel günlük yaşam için gerekli bilgiler “yüksek basınç satıcıları”da denilen reklamlar, yazılı ve görsel yayın organları aracılığı ile kendisine dışarıdan verilmektedir.”“Filanca meşhur çamaşır tozunu kullan”,“filan marka elbiseyi giy”, “akşama şu içkiyi içmelisin”, “şu kitabı oku öyle düşün” ve sayısız örnekler. 

Ama bu arada, düşünmeye kesinlikle gereksinmesi olmadığı da ısrarla telkin edilir. Tek amaç, kendisinin dışındakiler için yaşaması ve de gene onlar için çalışıp, üretimi artırmasıdır. Oysa ki uzmanlaşma, evrensel, kucaklayan bir özgür özelleşmedir. İnsanın bütünlüğünü amaçlar ve kapsar. Yoksa sanıldığı gibi insanın düşüncelerinden, bütünlüğünden, yaratıcı ve üretici gücünden arınması demek değildir.


SON’A DOĞRU

Gerçek uzmanlaşma, yabancılaşmaktan, parçalanmaktan kurtulmuş insanın evrensel sorumluluk duyguları içinde, özgürce geliştirebileceği bir gelişim halidir. Bize dikte edilen, körü körüne bir itaat gereği hiç bir şey düşünmeden, her olayın dışında kalarak tek bir vidayı sıkmak uzmanlaşmak değil, HİÇ’leşmektir. Görüldüğü gibi burada nesnenin özneye egemenliği söz konusu olmaktadır. 

Doğaya karşı egemenlik savaşını kazanmakta olan insan, kendi üretimlerinin karşısında yenik düşmüş gibidir. Genel olarak çalışmayla, yabancılaşmış çalışma kuşkusuz ayrı ayrı şeylerdir. Yabancılaşmış çalışmalarda çalışanlar üretimlerini başkalarının hesabına yaparlar. Yalnızca maddi değil, fikri üretimleri bile, üretim anından itibaren elinden çıkıp başkalarının, kendisine karşı güçlere katılabilir. Onların güçlerini artırır. Bu güçler giderek gelişerek, çalışanların karşısına dikilir. 

Çalışandan kopan ürün, gittikçe büyür, güçlenir ve giderek üreten için fetiş’leşir.



AFORİZMALAR

Aşırı özgürlük köleliğe götürür.
Eflatun 

Hür olmadığı halde kendisini hür sayanlar kadar kötü köle yoktur. 
Goethe 

Herkesin her istediğinin yapılabileceği bir yerde, hiç kimse istediğini yapamaz. 
Roosvelt 

Hakların mahkum edildiği bir ülkede, bütün doğruların yeri cezaevidir. 
Henry David Thoreau 

Özgür olmak demek, yaratılmışlara köle olmaktan kurtulmak demektir. 
Hallac el Mansur 

Özgürlük haklarından vazgeçen bir kimse, insanlık hasletinden beşeri hak ve vazifelerinden feragat etmiş sayılır. 
J.J.Russeau 

Kırdım diyorsun zincirlerini, evet, köpeklerde çeker koparır zincirini, kaçabilir o da, ama boynunda taşıyarak tasma ve künyesini 
Persius 

"Ne"lerin kölesi olduğunu fark etmiş kişi, özgürlüğün eşiğindedir. 
Ali Aslan DUMANOL 

El, ayağın çalışmasından hoşnut değilse, sorumlu olan baştır. 
Nizami 

Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. 
Moliere 

Özgür tazılar, hep kendileri için koşar ve ihtiyaçları için avlar... 
Tasmalı tazılar da hep kendileri için koşar, ama efendileri için avlar... 
Shakespeare 

Biz neyiz ki, şu temeli çürümüş kocaman gök kubbe altında, 
Bir küp içinde delik arayan böcekler gibi, 
Ne bir sevgi beklediğimiz yer kaldı, ne de gerçek bilgi, 
Şaşkın ve gözü bağlı eşekler gibi.. 
Ömer Hayyam


SON SÖZLER

İnsan neslinin karar günü gelip çatmıştır.... 

O halde, bir davranış modeli olarak nasıl bir örnek üzeride düşünmeliyiz? 

Bence; 
Varlıkları tüketilmiş ve yağmalanmış bir coğrafyadan, bir ulus ve ulus bilinci oluşturabilmeyi başaran, bu mücadele sırasında özgür irade ile sorumluluk kavramlarının zirve örneklerini veren Atatürk gibi..

Hiç yorum yok:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder