29 Ekim 2026 Perşembe

29 EKİM 1923'ÜN 103.'CÜ YILINI İDRAK ETMEK

 

103.’CÜ 29 EKİM 1923

VE ALKIŞLARIN GÖLGESİNDE KALAN SORULAR
 
 
 
Bir milletin doğum günü, çoğu zaman o milletin kendine anlattığı en güzel hikâyedir!
 
Bu hikâyeyi sevmek, ona saygı duymak, hatta onunla gurur duymak mümkündür.
Yine de saygının bir biçimi de ‘soru sormak’tır.
 
29 Ekim 1923 akşamı Ankara'da olup bitenlere bugün aynı nezaketle ve aynı dikkatle bakmak istiyorum.
 
Amacım bir şeyi eksiltmek değil, bir şeye eklemek de değil.
 
Yalnızca neyin bilindiğini, neyin tekrar edilebilinir sanıldığını ve ikisi arasındaki aralığı görmeye çalışacağım.
 
 ***

Tarih belli, yer belli. 

29 Ekim 1923, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Gündem bir anayasa oylaması ve konu Teşkilat-ı Esasiye'nin (Anayasa) maddelerinin değiştirilmesi. Oylanan başlıklardan 3’ü en önemlileri sayılabilir. Esasî Teşkilat Kanunu’ndaki değişiklik, Devletin Din’nin İslam Olarak Kalması ve Cumhuriyet Rejimi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sadelik biraz da aldatıcı olsa gerek. Birkaç satıra sığan karar, bir imparatorluk mirasının, bir kurtuluş savaşının ve bir hanedanın tasfiyesinin ardından, çok kısa bir sürede alınmıştır.
 
Bağlamı Hatırlamakta Yarar Var
 
Saltanat bir yıl önce, 1 Kasım 1922'de kaldırılmıştı. Lozan Antlaşması Cumhuriyet’in ilanından ve Ankara’nın Başken oluşundan aylar önce imzalanmıştı. Lozan’da tanınan devletin bir cumhuriyet rejimi olmadığı gibi başkenti de yoktu. Ankara'nın rejimi Cumhuriyet olmayan yeni bir yönetimin başkenti olduğu 13 Ekim 1923’te, yani; devletin resmi rejiminin 29 Ekim 1929’da ilanından 16 gün önce ilan edilmişti.
 
Hükümet o günlerde bir bunalımın içindeydi ve Fethi Bey'in kabinesi çekilmiş, yerine kimin geleceği belirsiz kalmıştı. Cumhuriyetin ilanı, işte bu gibi birçok belirsizliğin içinden, neredeyse bir çıkış yolu gibi doğmuştur. Bunu söylemek kimseyi küçültmez. Büyük kararların çoğu, büyük sıkışmaların ürünüdür. Ama sıkışmanın izini silip kararı yalnızca bir ilke zaferi olarak anlatmak, tarihe karşı kibar davranmak sayılmamalıdır.
 
Rakamların Konuş(a)madığı Yer
 
Belgede göze çarpan ilk şey, oylamanın sayılarla özetlenmiş hâli. Toplam 378 vekil, bunların 158'i kabul oyuyla katılmış, 220'si ise katılmamış ve katılmayanlar "resen ret" sayılmış. Rakamlar etkileyici bir tablo çiziyor, ama onlara yaslanmadan önce biraz durmak gerekiyor.
 
Birincisi;
378 sayısı bildiğimiz kadarıyla I. Dönem Meclisine katılan vekil toplamıdır. 29 Ekim 1923'te toplanan Meclis ise ikinci dönemin Meclisiydi ve üye sayısı 333 civarındaydı. İki dönemin sayıları aynı satırda buluşunca, tablo gerçekte olmayan bir kesinlik kazanıyor.
 
İkincisi;
Toplantıya ge(tiri)lmemiş bir vekili ret oyu vermiş saymak bir yorumudur yoksa bir sayımıdır bilmiyorum. Yokluğun neden(ler)i hastalık da olabilir, mesafe de. Çekimserlik veya itiraz da.. Hatta dahi ki; engelleme de!
 
Bu yüzden 220'yi bir muhalefet kitlesi gibi okumak, ne kadar rasyonel olsa da, kaynağın taşıyabileceğinden fazlasını ondan istemek olabilir belki..

Kesin olan, Mustafa Kemal'in 158 oyla ilk Cumhurbaşkanı seçildiği ve bu sayının Meclisin tamamına bakıldığında, ağır bir çoğunluk değil, ihtiyatla karşılanması gereken bir eşik olduğudur.
 
Burada Yanlış Anlaşılmak İstemem
 
Cumhuriyet, o gün o günkü Meclisin iradesiyle ilan edilmiştir!
Ve bu irade hukuken tartışmasızdır...
 
Benim dikkat çekmek istediğim, iradenin ne kadar geniş bir müzakereyle biçimlendiğidir. 

Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen isimlerinin, rejimin adı konulurken sürecin dışında kaldıklarını ve düşüncelerini biliyoruz. 

Bu rahatsızlık sonradan siyasi bir muhalefete dönüşecektir. 

Bir kararın hemen ertesinde böyle bir kırgınlığın doğması, kararın kendisini gölgelemez, ama onu çevreleyen sessizliğin boyutunu gösterir.
 

Meclisin Kimlerden Kurulduğu Meselesi
 
Elimizdeki bilgiler ilk Meclislerin bürokratik bir yapı taşıdığını anlatıyor.
 
I. Dönemde 191 vekil, yani yüzde 43,7'si bürokrasi kökenli.
 
II. Dönemde bu oran yüzde 60'a yaklaşıyor.
 
III. Dönemde 189 vekille yüzde 57,3'e,
 
IV. Dönemde 161 vekille yüzde 46,3'e,
 
V. Dönemde ise 215 vekille yüzde 48,7'ye iniyor.
 
Bu durum, bu insanların kendi alanlarında ihtisas sahibi olması ve toplumla iç içe yaşaması gibi olumlu gerekçelerle açıklanabilir belki. Bu gerekçelerde doğruluk payı yüksek de olabilir.
 
Seçilmişlerin neredeyse tamamına yakının asker ve memur kökenli olması, temsilin çeşitliliği konusunda da başka bir şey söyler. 

Lakin "halkın sesi" dediğimiz şey, o Mecliste büyük oranda devleti yürütmüş olanların sesiyle örtüşmesi meselesi. 

Bunu bir kusur olarak değil, bir tercih olarak okumak daha doğru olur belki de... 

Ama tercihin bedelini de hesaba katmak gerekir! 

Mesela din adamlarının en çok güç kaybeden kesim olması da bu tabloya eklenmelidir. 

Bir toplumsal kesimin kayıp hanesine yazılması, tarihin kendi hesabını kendisinin tutması anlamına gelmez.
 
Mustafa Kemal'in 1927 seçimlerinde adayları bizzat belirlemesi, 1935 Meclisi hakkında ise "onun belirlediği son Meclis" olması durumu, aynı çizginin devamıdır. 

Meclisin “İnkılâpların Ruhu”nu benimseyen kişilerden oluşturulması amaçlanmış, bu amaca da ulaşılmıştır. Ulaşılan şey, bir bakıma uyumdur. Uyumun ise bir sınırı vardır. Çünkü itiraz edilemeyen yerde sınanma da olmaz.
 
Sistem:
Meclis Hükümetinden Kabineye
 
En önemli gelişmelerden bir hiç şüphesiz ki Meclis hükümeti sisteminden kabine sistemine geçilmiş olmasıdır. Yürütme artık Meclisin komisyonlarında değil, Cumhurbaşkanının atadığı Başbakan ve Bakanlar ile toplanıyordu. Bu, işleyen bir devlet için akılcı bir adımdı.
 
Ama atamanın merkezine yerleşmiş bir Cumhurbaşkanı, aynı zamanda Meclisin seçtiği kişiydi. Ve kendisini seçen Meclisin içindeki çoğunluğu da kendi belirlemişti. “Güçler Ayrılığı İlkesi” kâğıt üzerinde duruyordu. Uygulamada ise Meclis, Cumhurbaşkanı ve hükümet tek bir iradenin etrafında yakınlaşmıştı. İsmet Paşa'nın ertesi gün Başbakan olarak atanması, bu akışın ilk işaretidir.
 
Dinin devletle ilişkisi konusunda da benzer bir ihtiyat gerekir. Devletin dininin İslam olması hükmü 1924 Anayasasında yer almış, ancak 1928'de metinden çıkarılmış, laiklik ise ancak 1937'de anayasaya girebilmiştir.
 
Yani 29 Ekim 1923, laik bir cumhuriyetin doğum günü olmaktan çok, belirsizliklerin zaman içinde biçimlendirileceği karmaşık ve çetrefilli bir yolun ilk durağıdır. Bunu bilmek, cumhuriyetin hikâyesini küçültmez, aksine daha dürüst ve daha inandırıcı kılar.



 
Eksik Kalan Haklar
 
Süreçten da anlaşılacağı üzere köklü bir genişleme olmamış, iki dereceli seçimin 1946'ya kadar sürmüş ve kadınlara oy hakkı 1935'e kadar tanınmamıştır. Burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir. Kadınlar 1930'da belediye, 1934'te genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını elde ettiler ve 1935'te Meclise ilk kez kadın vekiller girdi.
 
Yine de asıl mesele tarihlerin ince ayarı değil, cumhuriyetin ilk on iki yılında halkın siyasetin dışında kalmış olmasıdır. Cumhuriyet ilan edilmiş, ama cumhur henüz tam olarak sayılmamıştı. Bu, o dönemin imkânlarıyla açıklanabilir, fakat açıklanmış olması, görülmemesini gerektirmez.
 
İki dereceli seçim ise başka bir sessizliktir
 
Seçmen vekili değil, seçmenleri seçiyordu.
 
Halk ile Meclis arasına ilave bir basamak girmişti ve bu basamak, kimin temsil edileceğini sessizce süzüyordu. 1946'ya kadar süren bu yapı, cumhuriyetin demokratikleşme sürecinin hızını anlamak için iyi bir ölçüdür.
 
Batı'dan Kopya Edilen Cumhuriyet Kanunları
 
Kabul edilen kanunların tamamı Batı'dan kopya edilmiştir.
 
Bu cümleyi bütünüyle benimsemek zor tabii ki.. Belki bütünüyle reddetmek de öyle. “Medeni Kanun”un İsviçre'den, “Ceza Kanunu”nun İtalya'dan, “Ticaret Kanunu”nun Alman ve İtalyan asıllarından kopyalandığı tarihsel bir gerçeklik maalesef.. Ama "tamamı" sözü gerçeğe de ağır gelebilir.
 
Anayasa, Teşkilat-ı Esasiye geleneğinin devamıdır. Harf ve kıyafet düzenlemeleri, Tevhid-i Tedrisat gibi pek çok adım ise doğrudan Türkiye'nin kendi sorunundan doğmuştur. Bu noktada hukuku ödünç almak, çoğu yeni devlet için belki de olağan dışı olmayan bir yoldur demekle yetineyim.
 
Burada tartışılması gereken, ödünç almanın kendisi değil, ödünç alınan hukukun toplumun gündelik yaşamıyla ne kadar buluşabildiğidir!
 
Demem o ki;
 
29 Ekim 1923, Türkiye'nin yakın tarihinde bir kırılma noktası olarak durmaya devam edecektir.
 
Ve haklı olarak öyle durmalıdır.
 
Bir imparatorluğun külleri üzerine bir cumhuriyet inşa etmek kolay anlatılacak bir iş değildir.
 
Fakat bu anlatının hakkını vermek için ona yalnızca alkışla değil, sorularla da eşlik etmek gerekir.
 
Rakamların neyi gösterip neyi göstermediğini, Meclisin kimlerden oluştuğunu, hangi hakların kimlere ne zaman tanındığını sormak, o günün büyüklüğünü azaltmaz.
 
Aksine onu, ezber olmaktan kurtarıp gerçek bir tarih hâline getirir.
 
Bir cumhuriyeti sevmenin en olgun yollarından biri, onu mükemmel saymak yerine, kendi kusurlarıyla birlikte anlayabilecek kadar sevmektir.
 

Saygılarımla,
Ali Aslan Dodurga
 
29.10.2026
Kocatepe Sırtları
Ankara