103.’CÜ 29 EKİM 1923
VE ALKIŞLARIN
GÖLGESİNDE KALAN SORULAR

Bir milletin doğum günü, çoğu zaman o milletin
kendine anlattığı en güzel hikâyedir!
Bu hikâyeyi sevmek, ona saygı duymak,
hatta onunla gurur duymak mümkündür.
Yine de
saygının bir biçimi de ‘soru sormak’tır.
29 Ekim 1923 akşamı Ankara'da olup bitenlere
bugün aynı nezaketle ve aynı dikkatle bakmak istiyorum.
Amacım bir şeyi
eksiltmek değil, bir şeye eklemek de değil.
Yalnızca neyin bilindiğini, neyin tekrar edilebilinir
sanıldığını ve ikisi arasındaki aralığı görmeye çalışacağım.
***
Tarih
belli, yer belli.
29 Ekim 1923, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Gündem bir
anayasa oylaması ve konu Teşkilat-ı Esasiye'nin (Anayasa) maddelerinin
değiştirilmesi. Oylanan başlıklardan 3’ü en önemlileri sayılabilir. Esasî
Teşkilat Kanunu’ndaki değişiklik, Devletin Din’nin İslam Olarak Kalması ve
Cumhuriyet Rejimi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sadelik biraz da aldatıcı
olsa gerek. Birkaç satıra sığan karar, bir imparatorluk mirasının, bir kurtuluş
savaşının ve bir hanedanın tasfiyesinin ardından, çok kısa bir sürede
alınmıştır.
Bağlamı Hatırlamakta Yarar Var
Saltanat bir yıl önce, 1 Kasım 1922'de
kaldırılmıştı. Lozan Antlaşması Cumhuriyet’in ilanından ve Ankara’nın Başken
oluşundan aylar önce imzalanmıştı. Lozan’da tanınan devletin bir cumhuriyet
rejimi olmadığı gibi başkenti de yoktu. Ankara'nın rejimi Cumhuriyet olmayan
yeni bir yönetimin başkenti olduğu 13 Ekim 1923’te, yani; devletin resmi
rejiminin 29 Ekim 1929’da ilanından 16 gün önce ilan edilmişti.
Hükümet o günlerde bir bunalımın
içindeydi ve Fethi Bey'in kabinesi çekilmiş, yerine kimin geleceği belirsiz
kalmıştı. Cumhuriyetin ilanı, işte bu gibi birçok belirsizliğin içinden,
neredeyse bir çıkış yolu gibi doğmuştur. Bunu söylemek kimseyi küçültmez. Büyük
kararların çoğu, büyük sıkışmaların ürünüdür. Ama sıkışmanın izini silip kararı
yalnızca bir ilke zaferi olarak anlatmak, tarihe karşı kibar davranmak
sayılmamalıdır.
Rakamların Konuş(a)madığı Yer
Belgede göze çarpan ilk şey, oylamanın
sayılarla özetlenmiş hâli. Toplam 378 vekil, bunların 158'i kabul oyuyla
katılmış, 220'si ise katılmamış ve katılmayanlar "resen ret"
sayılmış. Rakamlar etkileyici bir tablo çiziyor, ama onlara yaslanmadan önce
biraz durmak gerekiyor.
Birincisi;
378 sayısı bildiğimiz kadarıyla I.
Dönem Meclisine katılan vekil toplamıdır. 29 Ekim 1923'te toplanan Meclis ise
ikinci dönemin Meclisiydi ve üye sayısı 333 civarındaydı. İki dönemin sayıları
aynı satırda buluşunca, tablo gerçekte olmayan bir kesinlik kazanıyor.
İkincisi;
Toplantıya ge(tiri)lmemiş bir vekili
ret oyu vermiş saymak bir yorumudur yoksa bir sayımıdır bilmiyorum. Yokluğun
neden(ler)i hastalık da olabilir, mesafe de. Çekimserlik veya itiraz da.. Hatta
dahi ki; engelleme de!
Bu yüzden 220'yi bir muhalefet kitlesi
gibi okumak, ne kadar rasyonel olsa da, kaynağın taşıyabileceğinden fazlasını
ondan istemek olabilir belki..
Kesin olan, Mustafa Kemal'in 158 oyla ilk
Cumhurbaşkanı seçildiği ve bu sayının Meclisin tamamına bakıldığında, ağır bir
çoğunluk değil, ihtiyatla karşılanması gereken bir eşik olduğudur.
Burada Yanlış Anlaşılmak İstemem
Cumhuriyet,
o gün o günkü Meclisin iradesiyle ilan edilmiştir!
Ve bu irade
hukuken tartışmasızdır...
Benim dikkat çekmek istediğim,
iradenin ne kadar geniş bir müzakereyle biçimlendiğidir.
Rauf Orbay ve Kazım
Karabekir gibi Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen isimlerinin, rejimin adı
konulurken sürecin dışında kaldıklarını ve düşüncelerini biliyoruz.
Bu
rahatsızlık sonradan siyasi bir muhalefete dönüşecektir.
Bir kararın hemen
ertesinde böyle bir kırgınlığın doğması, kararın kendisini gölgelemez, ama onu
çevreleyen sessizliğin boyutunu gösterir.
Meclisin Kimlerden Kurulduğu Meselesi
Elimizdeki bilgiler ilk Meclislerin
bürokratik bir yapı taşıdığını anlatıyor.
I. Dönemde 191 vekil, yani yüzde
43,7'si bürokrasi kökenli.
II. Dönemde bu oran yüzde 60'a
yaklaşıyor.
III. Dönemde 189 vekille yüzde 57,3'e,
IV. Dönemde 161 vekille yüzde 46,3'e,
V. Dönemde ise 215 vekille yüzde
48,7'ye iniyor.
Bu durum, bu insanların kendi
alanlarında ihtisas sahibi olması ve toplumla iç içe yaşaması gibi olumlu
gerekçelerle açıklanabilir belki. Bu gerekçelerde doğruluk payı yüksek de
olabilir.
Seçilmişlerin neredeyse tamamına yakının
asker ve memur kökenli olması, temsilin çeşitliliği konusunda da başka bir şey
söyler.
Lakin "halkın sesi" dediğimiz şey, o Mecliste büyük oranda devleti
yürütmüş olanların sesiyle örtüşmesi meselesi.
Bunu bir kusur olarak değil, bir
tercih olarak okumak daha doğru olur belki de...
Ama tercihin bedelini de hesaba
katmak gerekir!
Mesela din adamlarının en çok güç kaybeden kesim olması da bu tabloya
eklenmelidir.
Bir toplumsal kesimin kayıp hanesine yazılması, tarihin kendi
hesabını kendisinin tutması anlamına gelmez.
Mustafa Kemal'in 1927 seçimlerinde
adayları bizzat belirlemesi, 1935 Meclisi hakkında ise "onun belirlediği
son Meclis" olması durumu, aynı çizginin devamıdır.
Meclisin “İnkılâpların
Ruhu”nu benimseyen kişilerden oluşturulması amaçlanmış, bu amaca da
ulaşılmıştır. Ulaşılan şey, bir bakıma uyumdur. Uyumun ise bir sınırı vardır.
Çünkü itiraz edilemeyen yerde sınanma da olmaz.
Sistem:
Meclis Hükümetinden Kabineye
En önemli gelişmelerden bir hiç
şüphesiz ki Meclis hükümeti sisteminden kabine sistemine geçilmiş olmasıdır.
Yürütme artık Meclisin komisyonlarında değil, Cumhurbaşkanının atadığı Başbakan
ve Bakanlar ile toplanıyordu. Bu, işleyen bir devlet için akılcı bir adımdı.
Ama atamanın merkezine yerleşmiş bir
Cumhurbaşkanı, aynı zamanda Meclisin seçtiği kişiydi. Ve kendisini seçen Meclisin
içindeki çoğunluğu da kendi belirlemişti. “Güçler Ayrılığı İlkesi” kâğıt
üzerinde duruyordu. Uygulamada ise Meclis, Cumhurbaşkanı ve hükümet tek bir
iradenin etrafında yakınlaşmıştı. İsmet Paşa'nın ertesi gün Başbakan olarak
atanması, bu akışın ilk işaretidir.
Dinin devletle ilişkisi konusunda da
benzer bir ihtiyat gerekir. Devletin dininin İslam olması hükmü 1924
Anayasasında yer almış, ancak 1928'de metinden çıkarılmış, laiklik ise ancak
1937'de anayasaya girebilmiştir.
Yani 29 Ekim 1923, laik bir
cumhuriyetin doğum günü olmaktan çok, belirsizliklerin zaman içinde
biçimlendirileceği karmaşık ve çetrefilli bir yolun ilk durağıdır. Bunu bilmek,
cumhuriyetin hikâyesini küçültmez, aksine daha dürüst ve daha inandırıcı kılar.

Eksik Kalan Haklar
Süreçten da anlaşılacağı üzere köklü
bir genişleme olmamış, iki dereceli seçimin 1946'ya kadar sürmüş ve kadınlara
oy hakkı 1935'e kadar tanınmamıştır. Burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir.
Kadınlar 1930'da belediye, 1934'te genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını
elde ettiler ve 1935'te Meclise ilk kez kadın vekiller girdi.
Yine de asıl mesele tarihlerin ince
ayarı değil, cumhuriyetin ilk on iki yılında halkın siyasetin dışında kalmış
olmasıdır. Cumhuriyet ilan edilmiş, ama cumhur henüz tam olarak sayılmamıştı.
Bu, o dönemin imkânlarıyla açıklanabilir, fakat açıklanmış olması,
görülmemesini gerektirmez.
İki dereceli seçim ise başka bir sessizliktir
Seçmen vekili değil, seçmenleri
seçiyordu.
Halk ile Meclis arasına ilave bir
basamak girmişti ve bu basamak, kimin temsil edileceğini sessizce süzüyordu.
1946'ya kadar süren bu yapı, cumhuriyetin demokratikleşme sürecinin hızını
anlamak için iyi bir ölçüdür.
Batı'dan Kopya Edilen Cumhuriyet Kanunları
Kabul edilen kanunların tamamı
Batı'dan kopya edilmiştir.
Bu cümleyi bütünüyle benimsemek zor
tabii ki.. Belki bütünüyle reddetmek de öyle. “Medeni Kanun”un İsviçre'den,
“Ceza Kanunu”nun İtalya'dan, “Ticaret Kanunu”nun Alman ve İtalyan asıllarından
kopyalandığı tarihsel bir gerçeklik maalesef.. Ama "tamamı" sözü
gerçeğe de ağır gelebilir.
Anayasa, Teşkilat-ı Esasiye
geleneğinin devamıdır. Harf ve kıyafet düzenlemeleri, Tevhid-i Tedrisat gibi
pek çok adım ise doğrudan Türkiye'nin kendi sorunundan doğmuştur. Bu noktada
hukuku ödünç almak, çoğu yeni devlet için belki de olağan dışı olmayan bir
yoldur demekle yetineyim.
Burada tartışılması gereken, ödünç
almanın kendisi değil, ödünç alınan hukukun toplumun gündelik yaşamıyla ne
kadar buluşabildiğidir!
Demem o ki;
29 Ekim 1923, Türkiye'nin yakın
tarihinde bir kırılma noktası olarak durmaya devam edecektir.
Ve haklı olarak öyle durmalıdır.
Bir imparatorluğun külleri üzerine bir
cumhuriyet inşa etmek kolay anlatılacak bir iş değildir.
Fakat bu anlatının hakkını vermek için
ona yalnızca alkışla değil, sorularla da eşlik etmek gerekir.
Rakamların neyi gösterip neyi
göstermediğini, Meclisin kimlerden oluştuğunu, hangi hakların kimlere ne zaman
tanındığını sormak, o günün büyüklüğünü azaltmaz.
Aksine onu, ezber olmaktan kurtarıp
gerçek bir tarih hâline getirir.
Bir cumhuriyeti sevmenin en olgun
yollarından biri, onu mükemmel saymak yerine, kendi kusurlarıyla birlikte
anlayabilecek kadar sevmektir.
Saygılarımla,
Ali Aslan Dodurga
29.10.2026
Kocatepe Sırtları
Ankara