29 Ekim 2026 Perşembe

29 EKİM 1923'ÜN 103.'CÜ YILINI İDRAK ETMEK

 

103.’CÜ 29 EKİM 1923

VE ALKIŞLARIN GÖLGESİNDE KALAN SORULAR
 
 
 
Bir milletin doğum günü, çoğu zaman o milletin kendine anlattığı en güzel hikâyedir!
 
Bu hikâyeyi sevmek, ona saygı duymak, hatta onunla gurur duymak mümkündür.
Yine de saygının bir biçimi de ‘soru sormak’tır.
 
29 Ekim 1923 akşamı Ankara'da olup bitenlere bugün aynı nezaketle ve aynı dikkatle bakmak istiyorum.
 
Amacım bir şeyi eksiltmek değil, bir şeye eklemek de değil.
 
Yalnızca neyin bilindiğini, neyin tekrar edilebilinir sanıldığını ve ikisi arasındaki aralığı görmeye çalışacağım.
 
 ***

Tarih belli, yer belli. 

29 Ekim 1923, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Gündem bir anayasa oylaması ve konu Teşkilat-ı Esasiye'nin (Anayasa) maddelerinin değiştirilmesi. Oylanan başlıklardan 3’ü en önemlileri sayılabilir. Esasî Teşkilat Kanunu’ndaki değişiklik, Devletin Din’nin İslam Olarak Kalması ve Cumhuriyet Rejimi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sadelik biraz da aldatıcı olsa gerek. Birkaç satıra sığan karar, bir imparatorluk mirasının, bir kurtuluş savaşının ve bir hanedanın tasfiyesinin ardından, çok kısa bir sürede alınmıştır.
 
Bağlamı Hatırlamakta Yarar Var
 
Saltanat bir yıl önce, 1 Kasım 1922'de kaldırılmıştı. Lozan Antlaşması Cumhuriyet’in ilanından ve Ankara’nın Başken oluşundan aylar önce imzalanmıştı. Lozan’da tanınan devletin bir cumhuriyet rejimi olmadığı gibi başkenti de yoktu. Ankara'nın rejimi Cumhuriyet olmayan yeni bir yönetimin başkenti olduğu 13 Ekim 1923’te, yani; devletin resmi rejiminin 29 Ekim 1929’da ilanından 16 gün önce ilan edilmişti.
 
Hükümet o günlerde bir bunalımın içindeydi ve Fethi Bey'in kabinesi çekilmiş, yerine kimin geleceği belirsiz kalmıştı. Cumhuriyetin ilanı, işte bu gibi birçok belirsizliğin içinden, neredeyse bir çıkış yolu gibi doğmuştur. Bunu söylemek kimseyi küçültmez. Büyük kararların çoğu, büyük sıkışmaların ürünüdür. Ama sıkışmanın izini silip kararı yalnızca bir ilke zaferi olarak anlatmak, tarihe karşı kibar davranmak sayılmamalıdır.
 
Rakamların Konuş(a)madığı Yer
 
Belgede göze çarpan ilk şey, oylamanın sayılarla özetlenmiş hâli. Toplam 378 vekil, bunların 158'i kabul oyuyla katılmış, 220'si ise katılmamış ve katılmayanlar "resen ret" sayılmış. Rakamlar etkileyici bir tablo çiziyor, ama onlara yaslanmadan önce biraz durmak gerekiyor.
 
Birincisi;
378 sayısı bildiğimiz kadarıyla I. Dönem Meclisine katılan vekil toplamıdır. 29 Ekim 1923'te toplanan Meclis ise ikinci dönemin Meclisiydi ve üye sayısı 333 civarındaydı. İki dönemin sayıları aynı satırda buluşunca, tablo gerçekte olmayan bir kesinlik kazanıyor.
 
İkincisi;
Toplantıya ge(tiri)lmemiş bir vekili ret oyu vermiş saymak bir yorumudur yoksa bir sayımıdır bilmiyorum. Yokluğun neden(ler)i hastalık da olabilir, mesafe de. Çekimserlik veya itiraz da.. Hatta dahi ki; engelleme de!
 
Bu yüzden 220'yi bir muhalefet kitlesi gibi okumak, ne kadar rasyonel olsa da, kaynağın taşıyabileceğinden fazlasını ondan istemek olabilir belki..

Kesin olan, Mustafa Kemal'in 158 oyla ilk Cumhurbaşkanı seçildiği ve bu sayının Meclisin tamamına bakıldığında, ağır bir çoğunluk değil, ihtiyatla karşılanması gereken bir eşik olduğudur.
 
Burada Yanlış Anlaşılmak İstemem
 
Cumhuriyet, o gün o günkü Meclisin iradesiyle ilan edilmiştir!
Ve bu irade hukuken tartışmasızdır...
 
Benim dikkat çekmek istediğim, iradenin ne kadar geniş bir müzakereyle biçimlendiğidir. 

Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen isimlerinin, rejimin adı konulurken sürecin dışında kaldıklarını ve düşüncelerini biliyoruz. 

Bu rahatsızlık sonradan siyasi bir muhalefete dönüşecektir. 

Bir kararın hemen ertesinde böyle bir kırgınlığın doğması, kararın kendisini gölgelemez, ama onu çevreleyen sessizliğin boyutunu gösterir.
 

Meclisin Kimlerden Kurulduğu Meselesi
 
Elimizdeki bilgiler ilk Meclislerin bürokratik bir yapı taşıdığını anlatıyor.
 
I. Dönemde 191 vekil, yani yüzde 43,7'si bürokrasi kökenli.
 
II. Dönemde bu oran yüzde 60'a yaklaşıyor.
 
III. Dönemde 189 vekille yüzde 57,3'e,
 
IV. Dönemde 161 vekille yüzde 46,3'e,
 
V. Dönemde ise 215 vekille yüzde 48,7'ye iniyor.
 
Bu durum, bu insanların kendi alanlarında ihtisas sahibi olması ve toplumla iç içe yaşaması gibi olumlu gerekçelerle açıklanabilir belki. Bu gerekçelerde doğruluk payı yüksek de olabilir.
 
Seçilmişlerin neredeyse tamamına yakının asker ve memur kökenli olması, temsilin çeşitliliği konusunda da başka bir şey söyler. 

Lakin "halkın sesi" dediğimiz şey, o Mecliste büyük oranda devleti yürütmüş olanların sesiyle örtüşmesi meselesi. 

Bunu bir kusur olarak değil, bir tercih olarak okumak daha doğru olur belki de... 

Ama tercihin bedelini de hesaba katmak gerekir! 

Mesela din adamlarının en çok güç kaybeden kesim olması da bu tabloya eklenmelidir. 

Bir toplumsal kesimin kayıp hanesine yazılması, tarihin kendi hesabını kendisinin tutması anlamına gelmez.
 
Mustafa Kemal'in 1927 seçimlerinde adayları bizzat belirlemesi, 1935 Meclisi hakkında ise "onun belirlediği son Meclis" olması durumu, aynı çizginin devamıdır. 

Meclisin “İnkılâpların Ruhu”nu benimseyen kişilerden oluşturulması amaçlanmış, bu amaca da ulaşılmıştır. Ulaşılan şey, bir bakıma uyumdur. Uyumun ise bir sınırı vardır. Çünkü itiraz edilemeyen yerde sınanma da olmaz.
 
Sistem:
Meclis Hükümetinden Kabineye
 
En önemli gelişmelerden bir hiç şüphesiz ki Meclis hükümeti sisteminden kabine sistemine geçilmiş olmasıdır. Yürütme artık Meclisin komisyonlarında değil, Cumhurbaşkanının atadığı Başbakan ve Bakanlar ile toplanıyordu. Bu, işleyen bir devlet için akılcı bir adımdı.
 
Ama atamanın merkezine yerleşmiş bir Cumhurbaşkanı, aynı zamanda Meclisin seçtiği kişiydi. Ve kendisini seçen Meclisin içindeki çoğunluğu da kendi belirlemişti. “Güçler Ayrılığı İlkesi” kâğıt üzerinde duruyordu. Uygulamada ise Meclis, Cumhurbaşkanı ve hükümet tek bir iradenin etrafında yakınlaşmıştı. İsmet Paşa'nın ertesi gün Başbakan olarak atanması, bu akışın ilk işaretidir.
 
Dinin devletle ilişkisi konusunda da benzer bir ihtiyat gerekir. Devletin dininin İslam olması hükmü 1924 Anayasasında yer almış, ancak 1928'de metinden çıkarılmış, laiklik ise ancak 1937'de anayasaya girebilmiştir.
 
Yani 29 Ekim 1923, laik bir cumhuriyetin doğum günü olmaktan çok, belirsizliklerin zaman içinde biçimlendirileceği karmaşık ve çetrefilli bir yolun ilk durağıdır. Bunu bilmek, cumhuriyetin hikâyesini küçültmez, aksine daha dürüst ve daha inandırıcı kılar.



 
Eksik Kalan Haklar
 
Süreçten da anlaşılacağı üzere köklü bir genişleme olmamış, iki dereceli seçimin 1946'ya kadar sürmüş ve kadınlara oy hakkı 1935'e kadar tanınmamıştır. Burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir. Kadınlar 1930'da belediye, 1934'te genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını elde ettiler ve 1935'te Meclise ilk kez kadın vekiller girdi.
 
Yine de asıl mesele tarihlerin ince ayarı değil, cumhuriyetin ilk on iki yılında halkın siyasetin dışında kalmış olmasıdır. Cumhuriyet ilan edilmiş, ama cumhur henüz tam olarak sayılmamıştı. Bu, o dönemin imkânlarıyla açıklanabilir, fakat açıklanmış olması, görülmemesini gerektirmez.
 
İki dereceli seçim ise başka bir sessizliktir
 
Seçmen vekili değil, seçmenleri seçiyordu.
 
Halk ile Meclis arasına ilave bir basamak girmişti ve bu basamak, kimin temsil edileceğini sessizce süzüyordu. 1946'ya kadar süren bu yapı, cumhuriyetin demokratikleşme sürecinin hızını anlamak için iyi bir ölçüdür.
 
Batı'dan Kopya Edilen Cumhuriyet Kanunları
 
Kabul edilen kanunların tamamı Batı'dan kopya edilmiştir.
 
Bu cümleyi bütünüyle benimsemek zor tabii ki.. Belki bütünüyle reddetmek de öyle. “Medeni Kanun”un İsviçre'den, “Ceza Kanunu”nun İtalya'dan, “Ticaret Kanunu”nun Alman ve İtalyan asıllarından kopyalandığı tarihsel bir gerçeklik maalesef.. Ama "tamamı" sözü gerçeğe de ağır gelebilir.
 
Anayasa, Teşkilat-ı Esasiye geleneğinin devamıdır. Harf ve kıyafet düzenlemeleri, Tevhid-i Tedrisat gibi pek çok adım ise doğrudan Türkiye'nin kendi sorunundan doğmuştur. Bu noktada hukuku ödünç almak, çoğu yeni devlet için belki de olağan dışı olmayan bir yoldur demekle yetineyim.
 
Burada tartışılması gereken, ödünç almanın kendisi değil, ödünç alınan hukukun toplumun gündelik yaşamıyla ne kadar buluşabildiğidir!
 
Demem o ki;
 
29 Ekim 1923, Türkiye'nin yakın tarihinde bir kırılma noktası olarak durmaya devam edecektir.
 
Ve haklı olarak öyle durmalıdır.
 
Bir imparatorluğun külleri üzerine bir cumhuriyet inşa etmek kolay anlatılacak bir iş değildir.
 
Fakat bu anlatının hakkını vermek için ona yalnızca alkışla değil, sorularla da eşlik etmek gerekir.
 
Rakamların neyi gösterip neyi göstermediğini, Meclisin kimlerden oluştuğunu, hangi hakların kimlere ne zaman tanındığını sormak, o günün büyüklüğünü azaltmaz.
 
Aksine onu, ezber olmaktan kurtarıp gerçek bir tarih hâline getirir.
 
Bir cumhuriyeti sevmenin en olgun yollarından biri, onu mükemmel saymak yerine, kendi kusurlarıyla birlikte anlayabilecek kadar sevmektir.
 

Saygılarımla,
Ali Aslan Dodurga
 
29.10.2026
Kocatepe Sırtları
Ankara
 
 
 

3 Ekim 2026 Cumartesi

NETANYAHU ve KÖKLERİ

 

SOYKIRIMCI BİR 
MUTANAT ŞİZOFRENİN 
SOY GEÇMİŞİ


Binyamin Netanyahu'nun soy kütüğü, Doğu Avrupa'daki haham kökenli bir aileden modern İsrail siyasetinin merkezine uzanan net bir çizgi çizer. 

B
u hattın kilit dönüm noktası, dedesinin soyadını İbraniceleştirmesidir. 

Ancak bu aile geçmişi etrafındaki tartışmalar özellikle "toprak meşruiyeti" iddiaları çoğu zaman ana akım akademi tarafından reddedilen "Hazar hipotezi" ile seçmeci gerçekleri birbirine karıştırır.



 

Dede ve Nine Kuşağı:

Özgün Soyadı, Kökenler ve Değişim Mantığı

 

Netanyahu'nun dedesi Nathan Mileikowsky, bugün Belarus'ta yer alan ve o dönem Rus İmparatorluğu'nun "Yahudi yerleşim bölgesi" içinde bulunan Kreva'da doğdu. Babası Zvi Mileikowsky'ydi. Nathan, Volozhin Yeshivası'nda sekiz yıl öğrenim görüp hahamlık icazeti aldı. Ardından aktif bir Siyonist aktivist, yazar ve hatip oldu. Eşi Sarah Mileikowsky'nin kızlık soyadı Lurie'ydi. 1885'te Litvanya'nın Šeduva kasabasında doğdu.

 

Doğu Avrupa Yahudiliğinin entelektüel ve dini merkezlerinden biri olan Volozhin Yeshivası ("Yeshivaların Anası"), Talmudik metodolojinin ve tutucu dini eğitimin kalbiydi. Nathan Mileikowsky'nin burada aldığı sekiz yıllık derin hahamlık eğitimi, onun kitleleri etkileme ve dini retorik ile Siyonist ideolojiyi harmanlama yeteneğinin temelini attı.

 

19. yüzyılın sonlarında Rus İmparatorluğu'ndaki "Yahudi yerleşim bölgesinde" (Pale of Settlement) tırmanan çarlık pogromları, Mileikowsky ailesinin geleneksel pasif dini bekleyişi terk ederek 'radikal Siyonist eylemlilik'e kaymasında ana katalizör oldu. Eşi Sarah'nın mensup olduğu Lurie ailesi ise, kökleri Orta Çağ Aşkenaz dünyasına ve ünlü haham sülalelerine dayanan skolastik bir kolu temsil etmekteydi.

 

"Netanyahu" ailenin özgün soyadı değildir.

 

Nathan Mileikowsky, makalelerinde "Netanyahu"’yu mahlas olarak kullanmaya başladı.

Bu ad İbranicede "Tanrı verdi" anlamına gelir ve "Natan-Yahu"’nun kısaltılmışıdır.

 

Yıldırım Ordularının Nablus Hezimeti ve Mondros Mütarekesi ile Osmanlı'nın tamamen işgal edilmesinin hemen ardından 1920'de ailenin İngiliz Mandası altındaki Filistin'e göçü ile başlayan bu değişim, Siyonistler arasında yaygın olan İbranice soyadı benimseme pratiğine uygun düştü.

 

Nathan'ın oğulları (Benzion dahil) sonunda "Netanyahu"’yu resmî aile soyadı olarak kabul etti.

 

Benzion Netanyahu, 1910'da Varşova'da Benzion Mileikowsky adıyla doğdu.

I.Dünya Savaşı'nın patlak verdiği dönemde İngiliz Rothschild Ailesi'nin başında bulunan 1.Baron Rothschild Nathaniel Mayer Rothschild'in 1915 yılında ölümünün ardından ailenin liderliğine geçen (özellikle 1917 Balfour Deklarasyonu sürecinde) büyük oğlu 2.Baron Rothschild Lionel Walter Rothschild, tarafından “Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak için” JÖNTÜRKLER ile iş birliği yapmakla görevlendirilen soykırımcı revizyonist Siyonist Ze'ev Jabotinsky'nin (Babıali'deki Jöntürk Medyasının yöneticisi ve Çanakkale Savaşında Türk katliamı yapan Katır Brliklerininin kurucusu ve İngiliz Yüzbaşısı rütbeli komutanı) “Özel Kalem Müdürlüğü”’nü yaptı.



Anlamayanlar için büyük bir paradoks olarak görülen "derin Atatürk sevgileri” ve "derin Türk/Osmanlı/İslam düşmanlıkları”nın sırrı bu sürecin bir Jeopolitik ve Teopolitik olguları içinde saklıdır!

 

Jabotinsky 1940'ta ölene kadar bu görevde kaldı!

 

Benzion Netanyahu'nun fikri dünyası, Ze'ev Jabotinsky'nin "Demir Duvar" (Iron Wall) doktrini ve tavizsiz Revizyonist Siyonizm ilkeleri doğrultusunda şekillendi.

Jabotinsky'nin özel kalem müdürlüğü görevini yürüttüğü yıllar, Filistin coğrafyası üzerindeki İngiliz Manda yönetimi ve küresel finans aktörleriyle yürütülen arka kapı diplomasisinin en kritik evresiydi.

 

Revizyonist çizgi, Sol-Siyonistlerin kademeli ve uzlaşmacı yerleşim politikalarını kesin bir dille reddediyor ve Ürdün Nehrinin her iki yakasını kapsayan silahlı, tavizsiz ve yayılmacı bir Siyonist devlet modelini savunuyordu.

Benzion, bu radikal doktrini aile içi pedagojinin merkezine yerleştirerek oğullarını bu ideolojik sertlik içerisinde yetiştirdi.

 

Ardından Yeni Siyonist Örgüt'ün (New Zionist Organization) ABD yürütme direktörü olarak görev yaptı.

Eisenhower ve Dışişleri Bakanı Acheson gibi politika yapıcılarla sürekli temas halindeydi.

 

Akademik alanda Benzion, İspanya Engizisyonu üzerine yaptığı kapsamlı çalışmalarıyla tanındı.

Temel tezi şuydu:
Konversolar (yani Hristiyanlığa gönüllü geçen, sonra gizlice Yahudilik uygulamakla suçlanıp öldürülen Yahudiler) aslında neredeyse tamamen dindar Hristiyanlardı. Onlara yönelik zulüm, dinî değil, derin bir ırkçı antisemitizmden kaynaklanıyordu.

 

Bu "revizyonist" tarih tezi İspanyol tarihçiliğinde sürekli tartışma yarattı.

Henry Kamen gibi tanınmış tarihçilerin kendi görüşlerini yeniden gözden geçirmesine yol açtı.

Eleştirmenler ise onun Engizisyon arşivlerinin kanıt değerini tamamen görmezden geldiğini ve her şeyi ırkçı zulmün "büyük komplo anlatısına" indirgediğini savundu.

 

Benzion'un siyasi tutumu son derece sertti

 

Şöyle demişti:

"Çatışma eğilimi Arapların özünde vardır. O doğuştan düşmandır… Onun varlığı bitmeyen bir savaştır."

Analizlere göre Benzion hayattayken, Binyamin Netanyahu'nun Arap komşularla kapsamlı bir barış anlaşması imzalamasını duygusal olarak mümkün görünmüyordu.

 

Üç Kardeş ve Entebbe Operasyonu

 

Benzion, 1944'te Tzila Segal ile evlendi. 


Tzila Petah Tikva'daki bir tarım yerleşiminde doğdu. 


İbranice ana diliydi. 


Çiftin üç oğlu oldu. 


Yonatan (lakabı "Yoni"), Binyamin ve Iddo. 


(3’ü de İsrail'in aynı seçkin komando biriminde görev yaptı.)


Binyamin Netanyahu 21 Ekim 1949'da Tel Aviv'de doğdu. 


Ağabeyi Yonatan, 1976'da Entebbe Operasyonu'nda Sayeret Matkal komutanı olarak girdiği çatışmada öldürüldü. 


Yoni'nin ölümü Binyamin'in hayatını derinden etkiledi.

 

Aynı yıl siyasete girdi ve terörle mücadele amaçlı "Yonatan Enstitüsü"’nü kurmaya çalıştı.


Bazı analistler Benzion'u "İsrail'in Joseph Kennedy'si"’ne benzetir. Siyasi umudunu büyük oğluna bağlamıştı. 


İkinci oğul Binyamin ise tıpkı Jack Kennedy gibi, ağabeyinin ölümünden sonra ailenin siyasi mirasçısı hâline geldi.

 

Yonatan Netanyahu'nun Entebbe Operasyonu'nda öldürülmesi, Netanyahu ailesi için sıradan bir kayıp değil, ailenin siyasi teolojisini yeniden inşa eden kurucu bir mitostu. 


Benzion Netanyahu, oğlunun hatırasını ulusal bir kahramanlık simgesine dönüştürürken, Binyamin Netanyahu bu trajediyi küresel düzeyde bir siyasi sıçrama tahtası olarak kullandı.

 

Yonatan Enstitüsü bünyesinde düzenlenen uluslararası terör konferansları, Binyamin'in Amerikan muhafazakâr çevreleri (Neo-konservatifler) ile doğrudan ilişki kurmasını sağladı.

 

Binyamin, Massachusetts Institute of Technology (MIT) ve Boston Consulting Group (BCG) geçmişinin kazandırdığı Batılı üslup ile ağabeyinin askeri mirasından doğan Siyonist trajediyi birleştirerek İsrail sağının değişmez aktörü hâline geldi.

 

DNA, Hazar Hipotezi:

Meşruiyet Tartışması

 

2016'da Netanyahu, kardeşi Iddo'nun yaptırdığı DNA testinin sonuçları’nı açıkladı. 


Ailenin baba tarafı soyu, daha önce varsayıldığı gibi saf Doğu Avrupa Aşkenaz kökenli değil, Sefarad Yahudilerine uzanıyordu.

 

Genetik araştırmalar, ailenin Y kromozomunun R1a haplogrubunun Y2619 dalı altındaki Y2630 alt dalına ait olduğunu gösterdi. 


Bu varyant geleneksel olarak Levioğulları (Levi) soyuyla ilişkilendirilir.

 

Ancak Netanyahu ailesinin "toprak meşruiyeti" tartışması sıklıkla ana akım akademi tarafından reddedilen "Hazar hipotezi"ne (Khazar theory) kayar.

 

Bu hipotez, Aşkenaz Yahudilerinin (Netanyahu gibi) Orta Çağ'da Yahudiliği kabul eden Hazar Türklerinin torunları olduğunu, dolayısıyla; antik İsrail'in on iki kabilesinin soyundan gelmediğini ve İsrail toprağı üzerinde tarihsel hakka sahip olmadığını iddia eder.

 

Bu teori, Şubat 2026'da Amerikalı yorumcu Tucker Carlson'ın sözleriyle yeniden kamuoyuna girdi. 


Carlson, ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yaptığı söyleşide, Netanyahu'nun ailesinin "Polonya'dan, Doğu Avrupa'dan" geldiğini, dolayısıyla "Tanrı'nın toprağı vaat ettiği o insanlarla nasıl bir bağı olduğunu" sorguladı.

 

Şunu vurgulamak gerekir:

Hazar hipotezi DNA analizlerinin ortaya çıkmasıyla büyük ölçüde çürütülmüştür. 


Ayrıca Anti-Defamation League (ADL) bu teorinin antisemitler tarafından Yahudilerin İsrail toprağıyla tarihsel bağını reddetmek için kullanıldığını, üstelik İsrail Yahudilerinin çoğunun Aşkenaz değil, Kuzey Afrika ve Orta Doğu kökenli olduğunu göz ardı ettiğini belirtir.

 

Eleştirmenler, bu tür söylemlerin alt metninin İbraniceleştirilmiş soyadı değişikliğinin meşruiyetini reddetmek olduğunu, Netanyahu ailesinin Doğu Avrupa geçmişini öne çıkararak Yahudi kimliğini ve İsrail'le bağını inkâr etmeye çalıştığını savunur.

 

Bu arada Netanyahu ailesinin son kuşağında ters yönde bir "soyadı değişimi" de yaşanıyor.

 

İsrail gazetesi Haaretz'in 2026 tarihli araştırmasına göre, Netanyahu'nun küçük oğlu Avner, resmen Avi Segal adını aldı. 


Sık sık Türklere ve Türk Devletine hakaretler yağdıran eşcinsel büyük oğlu Yair ise 2026 vergi belgelerinde Yonatan Hon olarak kayıtlı.

 

Bu, dedesinin İbraniceleştirme yönündeki değişiminin tam tersi bir yön. 


Artık toprakla ve ulusla bağı vurgulamak değil, yurt dışında anonim yaşamak ya da "Netanyahu" soyadının getirdiği siyasi yükten kaçınmak söz konusu!!!

 

Bu soyadı kaçışı, Netanyahu hanedanının sosyolojik krizini gözler önüne sermektedir.


Dede Nathan Mileikowsky'nin Filistin'e gelişte ulusal kimliği pekiştirmek ve Siyonist devleti simgelemek amacıyla aldığı "Netanyahu" adı, iki kuşak sonra küresel düzeyde nefret, yolsuzluk, savaş suçları ve siyasi bagaj simgesi hâline gelmiştir.

 

Avner'in anne tarafının soyadı olan Segal'i seçmesi ve Yair'in finansal belgelerde Yonatan Hon adını kullanması, kurucu ideolojinin ve iddia edilen toprak bağının aile içi çözülüşünü simgelemektedir.

 

Gözden Kaçan Kritik Bir Tarihsel Gerçek

 

"Kan bağı" ve "meşruiyet" tartışmalarında sıkça göz ardı edilen bir gerçek şudur:

Netanyahu ailesi, İsrail'in kuruluş siyasi sürecinde göçmen ve kurucu rolünü üstlenmiştir. Antik sakinlerin doğrudan torunları olarak kan bağı iddiasında bulunan bir aile değildir.

 

Nathan Mileikowsky 1920'de Polonya'dan Filistin'e göç etti. Benzion Netanyahu İsrail kurulmadan önce ABD'de Revizyonist Siyonizm'in başlıca lobicisiydi...


Ve
Cumhuriyetçi Parti'nin 1944 parti programına ilk kez bir Yahudi devletini destekleme maddesini sokmayı başardı.

 

Bu ailenin toprakla bağı, biyolojik soy kütüğünün ayrıntıları ne olursa olsun modern Siyonist hareketin siyasi eylemine dayanır.

 

Netanyahu ailesinin tarihsel ve siyasi çizgisinin özü, kadim topraklara dayanan otantik bir kan bağından ziyade, 20. yüzyılın başında Doğu Avrupa'dan ithal edilen radikal milliyetçilik, ideolojik lobicilik ve askeri varoluş hamlesidir.

 

Benzion Netanyahu'nun Amerikan siyasi mekanizması içerisindeki diplomatik baskıları ve Republican Party kanadında kurduğu stratejik ittifaklar, Netanyahu ailesini İsrail'in tarihsel kadrosu içerisindeki en agresif unsurlardan biri haline getirmiştir.

 

Ali Aslan DODURGA

03.09.2026 // Ankara





 










30 Ağustos 2026 Pazar

İSRAİL İLE SAVAŞA ÇEYREK KALA BİR MEMORANDUM

SİYONİST'LERİN, YAHUDİ'LERİN VE İSRAİL'İN 1948'DEN BERİ GİDEREK ARTAN ALENİ "TÜRK DÜŞMANLIĞI" VE "CİNNET DERECESİNDEKİ ATATÜRK AŞKLARI" !!! 



OSMANLI İMPARATORLUĞUNU 5 ASIR BOYUNCA İÇİNDEN KEMİRİP SONUNDA JÖNTÜRK'LER GİBİ ALLIANCE ISRAELITE UNIVERSELLE YETİŞTİRMELİ YAHUDİ ÖRGÜTLERİ İLE PARÇALAYAN, DEVAMI OLAN TÜRK DEVLETİNİ ASKERİ DARBELER, SOL ÖRGÜTLER, ALEVİ MİLLİYETÇİLİĞİ, KÜRTÇÜLÜK VE FETULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜ GİBİ MOSSAD KURULUŞLARI İLE PARÇALAMAYA ÇALIŞAN YAHUDİLER RÜYALARI OLAN "BÜYÜK İSRAİL" HEDEFLERİNE ULAŞAMAYINCA ÇILDIRDI VE TÜRKİYEYİ ALENİ DÜŞMAN İLAN EDEREK SAVAŞ ÇIĞLIKLARI ATMAYA BAŞLADI!

Bir soru ile başlayım:


İSRAİL'İN 2. CUMHURBAŞKANI YITZAK BEN ZWI ve MUSTAFA KEMAL ARASINDAKİ ORTAK NOKTA NEDİR?

Biliyorsunuz, İsrail’in 2. Cumhurbaşkanı Yitzak Ben Zwi, Atatürk’ün hocası Şemsi Efendi diye bildiğimiz Shimon Zwi'nin oğludur. Ilgaz Zorlu da bu aileden gelir. İsrail'de bu adı taşıyan önemli bir kuruluş var. BEN ZWİ ENSTİTÜSÜ! 

Geleneğin kökleri burada arşivlenmektedir. Bu Enstitüsü’nün yer altında bulunan SABETAY ve PAKRADUNİ kimliklere ait gelmiş geçmiş bütün dosyalar ve bilgiler bu gizli yeraltı arşivinde saklanmaktadır. 

"Kozmik Gizli" derecesinde güvenliğe sahip olan ve bu anlamda gerçek üst düzey kozmik bilgiler içeren kütüphane, olağanüstü bir güvenlik tedbirleri ile korunmaktadır. 

Bir JönTürk organizasyonu ile Selanik'in tek mermi atmadan Yunan'a hediye edilmesi ardından Türkiye'ye taşınan "Şemsi Efendi Mektepleri" bugün hâlâ Türkiye’de varlıklarını başka isimler(!) altında yoğun olarak sürdürmektedir.

Ben Zwi 1884’de Ukrayna’nın Poltava şehrinde doğdu. Babası 1897 yılındaki Basel 1. Siyonist Kongresinin en önemli organizatörlerinden biri! 

Ben Evi ise ilk aktif Siyonizm savunucusu! 1907 yılında Yafa kentine göç etti. Ve 1909 yılında Filistin’de Siyonist eğitim veren bir Yahudi Lisesi kurdu. 

Osmanlı İmparatorluğu devrinde Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gören Ben Zwi, 1912-1914 yılları arasında David Ben-Gurion ile beraber İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde beraber eğitim gördüler. 

1915’de ABD’ye göç ederek orada Siyonizm ile ilgili yayınlar ve aktiviteler yaptılar. 1918 yılında Filistin’e döndü. Orada İstanbul Pera'daki Mısır Apartmanında kurulan Siyonist terör örgütlerinden biri olan Haganah'ın militanı oldu. 

Abdülhamid’in Selanik’e sürgün edildiğinde evinde ikamete mecbur edildiği Yahudi işadamı Alatini Efendi de, Şemsi Efendi mektebinin kurucusuydu!

Bu Siyon sosyetesinin tamamı Moiz Kohen (Munis Tekinalp) patentli bir Kemalizm içinde saf tuttular. Ve ta o yıllardan günümüze kadar en sıkı Atatürkçüler oldular. O kadar ki; aşağıdaki resimlerde de göreceğiniz gibi İsrail'de bile hazır ol durumuna geçerek "Atatürk'e Saygı Duruşu" yaparlar. 


ŞİMDİLERDE İSE DURUM TAMAMEN TERSİNE DÖNDÜ!

ATATÜRK AŞKLARINDAN ZIRNIK TAVİZ VERMEYEN BU AZILI VE YEMİNLİ TÜRK/İSLAM DÜŞMANI TAYFA, TÜRKİYE'Yİ MALUM ÜLKELERLE KURDUĞU ASKERİ KOALİSYONLAR İLE BİRLİKTE SAVAŞ AÇARAK PARÇALAMA EVRESİNE GEÇTİ. 

KONUYLA İLGİLİ OLARAK YAPILACAK BİR KAYNAK TARAMASINDA KOLAYLIKLA UŞLAŞILAN BELGE, RESİM VE FİLMLER İLE YÜZLERCE, HATTA BİNLERCE SAYFALIK KİTAPLAR YAZILABİLİR. 

BU SEFER YAZMAYACAĞIM! 

YALNIZCA BİRKAÇ TARİHİ FOTOĞRAF VE FİLM YAYINLAMAKLA YETİNEREK ARAŞTIRMA VE SONUÇLARA ULAŞMA İŞİNİ SİZLERE BIRAKACAĞIM. 

VE BU ARADA İLGİLİ BİR KİTABIN DA SON ŞAMASINA GELDİĞİMİ SÖYLENMEKLE YETİNECEĞİM.

Ali Aslan Dodurga
Türk!
Türkoğlu Türk!
Ve Müslüman!

... ... ...  / ...

VE İŞTE BİRKAÇ VİDEO:


Önce İzmir Marşının bir ÇALINTI olduğunu belirterek ve aslı olan marşı paylaşarak başlamak isterim. Marş İzmir filan değil bir OSMANLI marşıdır ve İzzeddin Hümayi Elçioğlu tarafından bestelenen "Kafkasya Dağlarında Çiçekler Açar" gerçek adıdır! Bir YUNAN besteci olan ZHARİYADİS EFENDİ tarafından onyıllarca sonra değiştirilmiştir. Yunan şarkıcısı Yorgo Dalaras İstanbul konserine İzmir Marşı ile başlamıştı. Yine ünlü bir Yunan şarkıcısı olan Glikeria birlikte verdikleri "Afieroma sti Mikra Asia" konserinin DVD’sinde de birlikte söyledikleri İzmir Marşı’nı duyabilirsiniz. Dalaras'ın web sitesinde de şarkının adı "Emvatirio Smirnis" olarak geçiyor, yani Türkçesi İzmir Marşı. Dalaras marşı söylemeden önce yaptığı anonsta bu şarkıyı İzmirli Rumlar'a ve mübadillere ithaf ederek çalacaklarını söylüyor. 

ORİJİNAL KAFKASYA MARŞI SÖZLERİ:
Kafkasya dağlarında çiçekler açar.
Kafkasya dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda, sırmalar saçar
Altın güneş orda, sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar
Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar
Kader böyle imiş ey garip ana
Kanım helâl olsun güzel vatana"
 
ÇALINTI İZMİR MARŞI SÖZLERİ:
"İzmir'in dağlarında çiçekler açar
İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda sırmalar saçar
Altın güneş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa"

30 Ağustos Kutlaması. Cenk Rofe İzmir Marşını okuyor. Yahudiler hep bir ağızdan "Yaşa Mustafa Kemal Paşa" diye bağırarak ortalığı inletiyor Büyük Ada Sinagogu - İstanbul


 
1878 yılında İngiliz Whittall ailesi (1918-1919 yılları Ankara İngiliz işgal kuvvetleri komutanı Hugh McKinley Whittall adlı subayın ailesi)  tarafından yaptırılmış tarihi bir Anglikan/Protestan (İngiliz) cemaati olan İstanbul Kadıköy'deki All Saints Moda Kilisesi'nde düzenlenen kutlamada katılımcılar hep bir ağızdan İzmir Marşı'nı söylediler ve “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” nidaları ile kendilerinden geçtiler.


Yine bir kilise ve yine cemaat birlikte İzmir Marşı'nı söylüyor ve “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” diye bağırarak hep beraber alkış tutuyorlar.



O gün, o saat ve dakika gediğinde İsrail'de hayat durur. Herkes hazır ol durumuna ve saygı duruşuna geçer. Tıpkı 10 Kasım saat 09.05'de Türkiye'de hayat akışının donması gibi.



Ve işte o ses! Bilmeyeniniz, duymayanız hala var mı? Kortej'in Lions'lu yoldan ilerleyerek Mozeleum önünde bu (veya buna benzer) bir boru ile put kesilenleri görmeyeniniz?



VE İŞTE BİRKAÇ FOTOĞRAF: