30 Ağustos 2026 Pazar

İSRAİL İLE SAVAŞA ÇEYREK KALA BİR MEMORANDUM

SİYONİST'LERİN, YAHUDİ'LERİN VE İSRAİL'İN 1948'DEN BERİ GİDEREK ARTAN ALENİ "TÜRK DÜŞMANLIĞI" VE "CİNNET DERECESİNDEKİ ATATÜRK AŞKLARI" !!! 



OSMANLI İMPARATORLUĞUNU 5 ASIR BOYUNCA İÇİNDEN KEMİRİP SONUNDA JÖNTÜRK'LER GİBİ ALLIANCE ISRAELITE UNIVERSELLE YETİŞTİRMELİ YAHUDİ ÖRGÜTLERİ İLE PARÇALAYAN, DEVAMI OLAN TÜRK DEVLETİNİ ASKERİ DARBELER, SOL ÖRGÜTLER, ALEVİ MİLLİYETÇİLİĞİ, KÜRTÇÜLÜK VE FETULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜ GİBİ MOSSAD KURULUŞLARI İLE PARÇALAMAYA ÇALIŞAN YAHUDİLER RÜYALARI OLAN "BÜYÜK İSRAİL" HEDEFLERİNE ULAŞAMAYINCA ÇILDIRDI VE TÜRKİYEYİ ALENİ DÜŞMAN İLAN EDEREK SAVAŞ ÇIĞLIKLARI ATMAYA BAŞLADI!

Bir soru ile başlayım:


İSRAİL'İN 2. CUMHURBAŞKANI YITZAK BEN ZWI ve MUSTAFA KEMAL ARASINDAKİ ORTAK NOKTA NEDİR?

Biliyorsunuz, İsrail’in 2. Cumhurbaşkanı Yitzak Ben Zwi, Atatürk’ün hocası Şemsi Efendi diye bildiğimiz Shimon Zwi'nin oğludur. Ilgaz Zorlu da bu aileden gelir. İsrail'de bu adı taşıyan önemli bir kuruluş var. BEN ZWİ ENSTİTÜSÜ! 

Geleneğin kökleri burada arşivlenmektedir. Bu Enstitüsü’nün yer altında bulunan SABETAY ve PAKRADUNİ kimliklere ait gelmiş geçmiş bütün dosyalar ve bilgiler bu gizli yeraltı arşivinde saklanmaktadır. 

"Kozmik Gizli" derecesinde güvenliğe sahip olan ve bu anlamda gerçek üst düzey kozmik bilgiler içeren kütüphane, olağanüstü bir güvenlik tedbirleri ile korunmaktadır. 

Bir JönTürk organizasyonu ile Selanik'in tek mermi atmadan Yunan'a hediye edilmesi ardından Türkiye'ye taşınan "Şemsi Efendi Mektepleri" bugün hâlâ Türkiye’de varlıklarını başka isimler(!) altında yoğun olarak sürdürmektedir.

Ben Zwi 1884’de Ukrayna’nın Poltava şehrinde doğdu. Babası 1897 yılındaki Basel 1. Siyonist Kongresinin en önemli organizatörlerinden biri! 

Ben Evi ise ilk aktif Siyonizm savunucusu! 1907 yılında Yafa kentine göç etti. Ve 1909 yılında Filistin’de Siyonist eğitim veren bir Yahudi Lisesi kurdu. 

Osmanlı İmparatorluğu devrinde Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gören Ben Zwi, 1912-1914 yılları arasında David Ben-Gurion ile beraber İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde beraber eğitim gördüler. 

1915’de ABD’ye göç ederek orada Siyonizm ile ilgili yayınlar ve aktiviteler yaptılar. 1918 yılında Filistin’e döndü. Orada İstanbul Pera'daki Mısır Apartmanında kurulan Siyonist terör örgütlerinden biri olan Haganah'ın militanı oldu. 

Abdülhamid’in Selanik’e sürgün edildiğinde evinde ikamete mecbur edildiği Yahudi işadamı Alatini Efendi de, Şemsi Efendi mektebinin kurucusuydu!

Bu Siyon sosyetesinin tamamı Moiz Kohen (Munis Tekinalp) patentli bir Kemalizm içinde saf tuttular. Ve ta o yıllardan günümüze kadar en sıkı Atatürkçüler oldular. O kadar ki; aşağıdaki resimlerde de göreceğiniz gibi İsrail'de bile hazır ol durumuna geçerek "Atatürk'e Saygı Duruşu" yaparlar. 


ŞİMDİLERDE İSE DURUM TAMAMEN TERSİNE DÖNDÜ!

ATATÜRK AŞKLARINDAN ZIRNIK TAVİZ VERMEYEN BU AZILI VE YEMİNLİ TÜRK/İSLAM DÜŞMANI TAYFA, TÜRKİYE'Yİ MALUM ÜLKELERLE KURDUĞU ASKERİ KOALİSYONLAR İLE BİRLİKTE SAVAŞ AÇARAK PARÇALAMA EVRESİNE GEÇTİ. 

KONUYLA İLGİLİ OLARAK YAPILACAK BİR KAYNAK TARAMASINDA KOLAYLIKLA UŞLAŞILAN BELGE, RESİM VE FİLMLER İLE YÜZLERCE, HATTA BİNLERCE SAYFALIK KİTAPLAR YAZILABİLİR. 

BU SEFER YAZMAYACAĞIM! 

YALNIZCA BİRKAÇ TARİHİ FOTOĞRAF VE FİLM YAYINLAMAKLA YETİNEREK ARAŞTIRMA VE SONUÇLARA ULAŞMA İŞİNİ SİZLERE BIRAKACAĞIM. 

VE BU ARADA İLGİLİ BİR KİTABIN DA SON ŞAMASINA GELDİĞİMİ SÖYLENMEKLE YETİNECEĞİM.

Ali Aslan Dodurga
Türk!
Türkoğlu Türk!
Ve Müslüman!

... ... ...  / ...

VE İŞTE BİRKAÇ VİDEO:


Önce İzmir Marşının bir ÇALINTI olduğunu belirterek ve aslı olan marşı paylaşarak başlamak isterim. Marş İzmir filan değil bir OSMANLI marşıdır ve İzzeddin Hümayi Elçioğlu tarafından bestelenen "Kafkasya Dağlarında Çiçekler Açar" gerçek adıdır! Bir YUNAN besteci olan ZHARİYADİS EFENDİ tarafından onyıllarca sonra değiştirilmiştir. Yunan şarkıcısı Yorgo Dalaras İstanbul konserine İzmir Marşı ile başlamıştı. Yine ünlü bir Yunan şarkıcısı olan Glikeria birlikte verdikleri "Afieroma sti Mikra Asia" konserinin DVD’sinde de birlikte söyledikleri İzmir Marşı’nı duyabilirsiniz. Dalaras'ın web sitesinde de şarkının adı "Emvatirio Smirnis" olarak geçiyor, yani Türkçesi İzmir Marşı. Dalaras marşı söylemeden önce yaptığı anonsta bu şarkıyı İzmirli Rumlar'a ve mübadillere ithaf ederek çalacaklarını söylüyor. 

ORİJİNAL KAFKASYA MARŞI SÖZLERİ:
Kafkasya dağlarında çiçekler açar.
Kafkasya dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda, sırmalar saçar
Altın güneş orda, sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar
Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar
Kader böyle imiş ey garip ana
Kanım helâl olsun güzel vatana"
 
ÇALINTI İZMİR MARŞI SÖZLERİ:
"İzmir'in dağlarında çiçekler açar
İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda sırmalar saçar
Altın güneş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa"

30 Ağustos Kutlaması. Cenk Rofe İzmir Marşını okuyor. Yahudiler hep bir ağızdan "Yaşa Mustafa Kemal Paşa" diye bağırarak ortalığı inletiyor Büyük Ada Sinagogu - İstanbul


 
1878 yılında İngiliz Whittall ailesi (1918-1919 yılları Ankara İngiliz işgal kuvvetleri komutanı Hugh McKinley Whittall adlı subayın ailesi)  tarafından yaptırılmış tarihi bir Anglikan/Protestan (İngiliz) cemaati olan İstanbul Kadıköy'deki All Saints Moda Kilisesi'nde düzenlenen kutlamada katılımcılar hep bir ağızdan İzmir Marşı'nı söylediler ve “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” nidaları ile kendilerinden geçtiler.


Yine bir kilise ve yine cemaat birlikte İzmir Marşı'nı söylüyor ve “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” diye bağırarak hep beraber alkış tutuyorlar.



O gün, o saat ve dakika gediğinde İsrail'de hayat durur. Herkes hazır ol durumuna ve saygı duruşuna geçer. Tıpkı 10 Kasım saat 09.05'de Türkiye'de hayat akışının donması gibi.



Ve işte o ses! Bilmeyeniniz, duymayanız hala var mı? Kortej'in Lions'lu yoldan ilerleyerek Mozeleum önünde bu (veya buna benzer) bir boru ile put kesilenleri görmeyeniniz?



VE İŞTE BİRKAÇ FOTOĞRAF:

























28 Ağustos 2026 Cuma

AHISKA! SINIRIN ÖTESİNDE BIRAKILAN BİR TÜRK VATANI!

TARİHTE AHISKA KADAR UZUN YILLAR DRAM YAŞAYAN BAŞKA BİR MİLLET TOKTUR! 

Ali Aslan DODURGA
28.08.2026 – Ankara
 


 
Bazı şehirlerin adı haritada kalır, bazılarının adıysa bir milletin hafızasına kazınır:
 
Ahıska işte ikincisidir. Oraya yalnızca Kafkasya’da bir bölge, eski bir Osmanlı kasabası olarak bakmak, bu toprakların ruhunu ıskalamaktır. Ahıska asırlarca Anadolu ile Kafkasya arasında bir köprü oldu. Türk-İslam kültürünün, Osmanlı’nın Kafkasya’daki varlığının en sağlam noktalarından biriydi. Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca bir şehrin değil; savaşların, antlaşmaların, çizilen ve yeniden çizilen sınırların gölgesinde hayatları paramparça olan insanlarındır. Osmanlı ile Rusya arasında yüzyıllar süren mücadelenin en ağır sonuçlarından biri de burada vücut buldu. Zira cephede kaybedilen bir savaş, yalnızca toprak kaybı değil; o toprakta yaşayanların kaderinin de değişmesi demektir. Ahıska’nın başına gelen tam olarak buydu.
 
1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı bir dönüm noktasıdır:
 
Rus ordusunun ilerleyişi ve ardından Ahıska’nın düşüşüyle asırlık Osmanlı hâkimiyeti son buldu. 1829 Edirne Antlaşması bu durumu hukuken tescilledi. Daha yarım asır bile geçmeden 1877-1878 savaşı ve Berlin Anlaşması, Kafkasya’daki dengeyi Osmanlı aleyhine iyice bozdu. Kars, Ardahan ve Batum çevresindeki gelişmeler, Osmanlı’nın bölgedeki askerî ve siyasî gücünü iyice sarstı. Bu savaşları takip eden göç dalgaları, iskânlar ve nüfus hareketleri Kafkasya’nın tarihsel dokusunu kökünden değiştirdi. Ahıska da bu değişimden payını aldı. Bir zamanlar sınırın bekçisi olan bu Osmanlı şehri, artık başka bir devletin hâkimiyetinde, Türkiye’nin yanı başında ama dışında kalan bir coğrafyanın adı oldu.
 
Birinci Dünya Savaşı Kafkasya’yı yeniden büyük bir hesaplaşmanın ortasına sürükledi:
 
1914’te açılan Kafkas Cephesi, Osmanlı-Rus mücadelesinin son perdesiydi. Sarıkamış’ın buz gibi acısı, savaşın yıkıcı koşulları ve bölgedeki siyasi çalkantı, Ahıska ve çevresindeki hayatı derinden etkiledi. 1917’deki Rus Devrimi’nin ardından Osmanlı ordusu Kafkasya’da yeniden ilerleme şansı buldu, ancak Mondros Mütarekesi bu hareketliliği kalıcı kılmadı. 1921’de imzalanan Moskova ve Kars antlaşmalarıyla Türkiye’nin doğu sınırı büyük ölçüde bugünkü halini alırken, Ahıska bu sınırın dışında kaldı. Tarihimizin üzerinde yeterince durulmamış acı noktalarından biri işte burasıdır. Haritada birkaç santimlik çizgi gibi görünen sınır, Ahıska insanının hayatında onulmaz bir ayrılığa dönüştü. Çünkü sınırların çizildiği masalarda yalnız devletlerin değil, o çizginin iki yakasında kalacak insanların da kaderi belirlenir. Geriye dönüp baktığımızda, Ahıska’nın Türkiye’nin hemen dışında bırakılması, Kafkasya’daki Türk tarihinin en sancılı meselelerinden biri olarak karşımızda duruyor.
 
Ne var ki Ahıska Türklerinin yaşadığı asıl felaket 1944’te patladı:
 
Sovyet yönetimi, 14 Kasım 1944’te Ahıska Türklerini toplu halde sürgüne gönderdi. İnsanlar bir gecede evlerinden alındı, hayvan vagonlarına tıkıldı, binlerce kilometre öteye yollandı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Doğup büyüdükleri topraklardan koparıldı. Geride evler, harmanlar, köyler ve ataların mezarları kaldı. Bu yüzden 1944 sürgününü sıradan bir yer değiştirme gibi görmek mümkün değil. Bu, bir toplumun tarihsel coğrafyasıyla bağının şiddet zoruyla koparılmasıydı. İnsanların yurtlarından edilmesi yetmezmiş gibi, geri dönüşlerinin önündeki engeller de sistematik biçimde inşa edildi. Sürgünün ardından Ahıska Türkleri Sovyet coğrafyasının dört bir yanına dağıldı. Aileler parçalandı, hayatlar yeniden örülmeye çalışıldı, fakat Ahıska’nın hatırası hiçbir zaman silinmedi.
 
Burada Türkiye açısından üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir başka boyut var:
 
Elbette Ahıska Türklerinin bir kısmının zamanla Türkiye’ye getirilmesi, burada yeni bir hayat kurmalarına imkân tanınması çok kıymetli. Sürgünün derin yaralarını taşıyan insanların Türkiye’de kendilerini güvende hissetmesi tarihî ve insanî bir sorumluluğun yerine getirilmesidir. Ama bu, Ahıska meselesinin çözüldüğü anlamına gelmez. İnsanları Türkiye’ye getirmekle, bir halkı tarihî vatanından koparmanın hesabını kapatmak aynı şey değildir. Bir hayat kurtarmak başka, o hayatın vatanını geri vermek başkadır. Ahıska Türklerinin Türkiye’de yaşıyor olması, Ahıska’nın tarihî anlamını ortadan kaldırmaz. Tam aksine, Türkiye’deki her Ahıskalı, yanında yalnız kendi ailesinin hikâyesini değil, sürgüne uğramış bir toplumun hafızasını da taşır. Bu yüzden Ahıska Türklerinin Türkiye’ye getirilmesi bir lütuf gibi sunulmamalıdır. Çünkü onlar Türkiye’nin tarihsel ve kültürel dünyasının dışında kalmış insanlar değil; aksine, onların hikâyesi bizim tarihimizin de bir parçası.
 
Asıl mesele şudur:
 
Bir halk tarihî yurdundan çıkarılıp başka topraklara yerleştirildi diye o halkın vatan davası da ortadan kalkmaz. “Ahıskalıları Türkiye’ye aldık, gerisi teferruat” demek, tarihî gerçeği büyük bir hoyratlıkla basitleştirmek olur. Çünkü Ahıska meselesi salt iskân meselesi değildir. Mesele, insanların neden yurtlarından edildiğidir. Boşaltılan köylerin, kilitlenen evlerin, sahipsiz kalan mezarların ve koparılan bağların ne anlama geldiğidir. Bir toplumu yerinden edip ardından başka bir yerde hayat kurmasına vesile olmak elbette insanî bir görevdir; fakat bu, yaşanan travmayı asla telafi etmez. Aksi takdirde şöyle bir tarih anlayışına varırız: İnsanları vatanlarından sür, başka diyarlara dağıt, sonra yeni adreslerini göstererek de eski vatan meselesinin kapandığını iddia et. Böyle bir yaklaşımın izahı mümkün değildir.
 
Ahıska’nın hikâyesi bize Osmanlı ile Rusya arasındaki savaşların yalnızca askerî tarih olmadığını da gösteriyor:
 
Bu savaşların ardında göçler, nüfus mühendislikleri, yerinden edilmeler ve kültürel dönüşümler yatıyor. Bir coğrafyanın insanını değiştirirseniz, o coğrafyanın hafızasını da yavaş yavaş dönüştürürsünüz. Evler el değiştirir, köylerin isimleri unutulur, mezarlıklar yabancı otlara kalır, dil zayıflar, bağlar gevşer; birkaç kuşak sonra yeni nesiller o toprakların kadim hikâyesinden habersiz hale gelir. İşte bu yüzden Ahıska meselesinin unutulmasına izin verilmemelidir. Çünkü tarih yalnızca kitap sayfalarında duran olaylar değil; yaşanan, acısıyla tatlısıyla kuşaktan kuşağa aktarılan canlı bir hafızadır. Ahıska Türklerinin bugün dünyanın dört bir yanında, özellikle Türkiye’de yaşaması, bu hafızanın sona erdiği değil, yeni bir coğrafyada filizlendiği anlamına gelir.
 
Bugün Ahıska Türklerini yalnızca “sürgün edilmiş bir kitle” olarak görmek eksiktir:
 
Onlar aynı zamanda Kafkasya’daki Türk varlığının canlı tanıklarıdır. Sürgün onları coğrafi olarak dağıtmış olabilir ama hafızalarını yok edememiştir. Ahıska adı hâlâ anılıyorsa, bunun sebebi bu halkın geçmişine sımsıkı sarılmasıdır. Çocuklarına Ahıska’yı anlatmaları, eski köylerin adlarını dilinde yaşatmaları, büyüklerinden dinledikleri hikâyeleri geleceğe taşımalarıdır. Bir milletin hafızası bazen devlet arşivlerinden daha dayanıklıdır. Zira arşivde bir belge saklanır; insanın hafızasında ise o belgenin ruhu yaşar.
 
Ahıska’dan söz ederken yapılması gereken, bu meseleyi kuru bir nostaljiye ya da geçmişte kalmış bir dram anlatısına indirgemek değildir:
 
 Asıl yapılması gereken, bu tarihin neden yaşandığını, savaşların ve sınır değişikliklerinin ne tür sonuçlar doğurduğunu, 1944 sürgününün bir halkın belleğinde açtığı derin yarığı bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktır. Türkiye’ye gelen Ahıska Türklerinin hayatlarını kolaylaştırmak mühimdir, ancak bundan daha önemlisi onların tarihî hafızasını, Türkiye’nin ortak hafızasının ayrılmaz bir parçası olarak benimsemektir. Ahıska’yı tanımayan bir nesil, Kafkasya’daki Türk tarihinin büyük bir bölümünü de tanımaz. Ahıska’yı unutan bir tarih tasavvuru, yalnızca bir şehri değil, milletçe yaşanmış büyük bir kırılmayı da unutur.
 
Tarih kimi zaman bize kaybedilen topraklardan çok, o topraklarla birlikte kaybedilen insan hikâyelerini hatırlatır:
 
Ahıska işte böyle bir hikâyedir. 1828’den 1878’e, Birinci Dünya Savaşı’ndan 1921 sınırlarına, oradan da 1944 sürgününe uzanan bu uzun ve çetrefilli yolda değişen yalnızca devletlerin sınırları olmadı; insanların hayatları da kökünden değişti. Ama bütün bu değişime rağmen Ahıska adı hafızalardan silinmedi. Çünkü bir insanı toprağından koparabilirsiniz, fakat toprağın hatırasını onun yüreğinden söküp atamazsınız. Ahıska Türklerinin Türkiye’ye gelmesi, bu büyük tarihî hikâyenin sonu değil, yeni bir bölümüdür. Türkiye’ye gelen her Ahıskalı, yanında kaybettiği vatanın acısını ve özlemini de getirmiştir. Bu yüzden Ahıska meselesine bakarken yalnız bugünkü yerleşim yerlerine değil, geride bırakılan o kadim yurda da bakmak zorundayız.
 
Ahıska bugün sınırın ötesinde olabilir ama tarihimizin dışında değildir:
 
Rus savaşlarının, antlaşmaların ve Sovyet sürgününün üzerinden onlarca yıl geçmiş olması bu gerçeği değiştirmez. Devletler sınır çizer, antlaşmalar imzalanır, rejimler gelir geçer; fakat milletlerin hafızası bunların hepsinden daha uzun yaşar. Ahıska Türklerinin dramı da tam olarak bunu söyler: İnsan vatanından sürülebilir, ama vatan insanın hafızasından sürülemez. Ahıska’nın asıl hikâyesi işte budur. Ve bu hikâye unutuldukça değil, hatırlandıkça anlam kazanacaktır.
 
İşte o anlam eninde sonunda Türk Vatanı Ahıska’yı vatanın asli sahiplerine geri kavuştutacaktır.
 
 






















20 Ağustos 2026 Perşembe

KÜRESEL BORÇ DİNAMİKLERİ VE REZERV DENGESİ

DÜNYA EKONOMİSİNİN BORÇ HARİTASI

(THINK-ANK DÜŞÜNCE KURULUŞU İÇİN ÖZEL ÜRETİLMİŞTİR)  



















Dünya genelindeki tüm devletlerin toplam kamu borcu yaklaşık 105 ila 107 trilyon dolar seviyesinde olup, küresel gayrisafi yurtiçi hâsılanın (GSYH) yaklaşık %93'üne karşılık gelmektedir.

 

Devletlerin yanı sıra şirketler, bankacılık sektörü ve hane halklarının borçları da eklendiğinde, küresel toplam borç stoku 348 ila 353 trilyon dolar ile tarihi zirvesindedir.

 

Bu büyüklük, tüm dünya ekonomisinin yıllık toplam üretiminin 3 katından fazlasını (%305 – %308) temsil etmektedir.

 

Sektörel Dağılım

 

Kamu (Devlet) Borcu:

Yaklaşık 105 trilyon dolar. Bütçe açıkları, artan faiz giderleri, altyapı ve savunma harcamaları nedeniyle toplam borç havuzunda en hızlı genişleyen kalemi oluşturmaktadır.

 

Finans Dışı Şirketler:

Yaklaşık 98 – 100 trilyon dolar. Özellikle teknoloji, yapay zekâ altyapısı ve yeşil enerji dönüşümü yatırımlarıyla büyümesini sürdürmektedir.

 

Finansal Sektör:

Bankalar ve finansal kuruluşların borç stoku 75 – 80 trilyon dolar bandındadır.

 

Hane halkı Borçları:

Konut kredileri, bireysel krediler ve kredi kartlarıyla birlikte 60 – 65 trilyon dolar düzeyindedir.

 

Coğrafi Dağılım ve Yoğunlaşma

 

Gelişmiş Ekonomiler:

Küresel toplam borcun yaklaşık 230 trilyon dolarlık kısmını taşımaktadır. Kamu borcunun en büyük ağırlığı ABD, Japonya, Fransa, İtalya, Almanya ve Birleşik Krallık üzerindedir.

 

Gelişmekte Olan Ülkeler Toplam borç stoku:

115 trilyon doları aşmıştır. Bu gruptaki borç artışının temel sürükleyicisi Çin olmakla birlikte, Hindistan, Brezilya ve Meksika da belirgin bir paya sahiptir.

 

Kritik Yoğunlaşma

 

Yalnızca ABD ve Çin, dünya üzerindeki toplam kamu borcunun yaklaşık yarısını tek başına üstlenmektedir.

 

Küresel faiz oranlarının yüksek seyrettiği mevcut finansal ortamda, borçların anapara ve faiz geri ödemeleri devlet bütçeleri ve uluslararası likidite üzerinde belirleyici bir baskı unsuru olmaya devam etmektedir.

 

Küresel kamu borcu, devletlerin bütçe açıklarını finanse etmek için tahvil ve bono ihraç etmesiyle oluşan, uluslararası finans sisteminin temel dinamiklerinden biridir.

 

Bir ülkenin nominal borç büyüklüğü tek başına finansal bir kriz göstergesi sayılmaz…

 

Asıl belirleyici kriter borcun Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYH) oranı, faiz yükü ve borçlanılan para biriminin küresel rezerv para niteliği taşıyıp taşımadığıdır.

 

ABD ve Japonya gibi rezerv para ihraç eden ülkeler devasa borç stoklarını yönetebilirken, gelişmekte olan ekonomiler kur ve faiz şoklarına karşı daha kırılgan kalmaktadır.

 

Güncel olarak yaklaşık 35-40 trilyon dolar bandındaki ABD federal borcu, tek başına dünya genelindeki dar para arzının (M1) yaklaşık yüzde 80'ine, küresel geniş para arzının (M2) ise yaklaşık yüzde 28'ine karşılık gelmektedir.

 

En Yüksek Kamu Borcuna Sahip 25 Ülke

 

1.     Amerika Birleşik Devletleri: Yaklaşık 35,0 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %123)

 

2.     Çin: Yaklaşık 15,5 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %84)

 

3.     Japonya: Yaklaşık 10,2 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %255)

 

4.     Birleşik Krallık: Yaklaşık 3,5 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %101)

 

5.     Fransa: Yaklaşık 3,4 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %111)

 

6.     İtalya: Yaklaşık 3,1 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %138)

 

7.     Hindistan: Yaklaşık 3,0 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %83)

 

8.     Almanya: Yaklaşık 2,9 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %64)

 

9.     Kanada: Yaklaşık 2,3 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %105)

 

10.   Brezilya: Yaklaşık 1,9 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %88)

 

11.   İspanya: Yaklaşık 1,7 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %106)

 

12.   Avustralya: Yaklaşık 1,3 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %53)

 

13.   Güney Kore: Yaklaşık 1,0 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %52)

 

14.   Meksika: Yaklaşık 0,95 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %50)

 

15.   Singapur: Yaklaşık 0,85 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %170)

 

16.   Hollanda: Yaklaşık 0,65 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %46)

 

17.   Belçika: Yaklaşık 0,65 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %105)

 

18.   Endonezya: Yaklaşık 0,55 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %39)

 

19.   Polonya: Yaklaşık 0,45 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %50)

 

20.   Arjantin: Yaklaşık 0,43 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %88)

 

21.   Rusya: Yaklaşık 0,40 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %20)

 

22.   İsviçre: Yaklaşık 0,38 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %38)

 

23.   Avusturya: Yaklaşık 0,38 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %78)

 

24.   Türkiye: Yaklaşık 0,35 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %30)

 

25.   Suudi Arabistan: Yaklaşık 0,30 trilyon dolar (Borç / GSYH oranı: %27)

 

 

Küresel Nakit ve Rezerv Büyüklükleri

 

Fiziksel Nakit Para (M0 / Dar Para):

Dünyada tedavülde bulunan banknot ve madeni paraların toplam piyasa değeri yaklaşık 8,5 trilyon dolar seviyesindedir.

 

Geniş Para Arzı (M2 / M3):

Bankalardaki vadesiz ve vadeli mevduatlar ile likit tasarruf araçları dahil edildiğinde küresel para stoku 105 ile 110 trilyon dolar arasındadır.

 

Resmi Döviz Rezervleri:

Dünya merkez bankalarının rezervlerinde bulunan yabancı para varlıkları yaklaşık 12,5 trilyon dolar tutarındadır ve bunun çoğunluğunu ABD doları ile Euro oluşturur.

 

Resmi Altın Rezervleri:

Merkez bankalarının kasalarında tutulan yaklaşık 36.000 tonluk altın varlığının piyasa değeri 2,8 ile 3,0 trilyon dolar arasındadır.

 

Toplam Küresel Resmi Rezervler:

Döviz varlıkları, altın rezervleri ve IMF Özel Çekme Hakları (SDR) dâhil edildiğinde toplam küresel rezerv havuzu yaklaşık 15,5 trilyon dolara ulaşmaktadır.